Hataların, armağanın…


Şimdiye kadar gördüğün, yaşadığın, alıştığın ve öğrendiğin hayat, hep seni “mükemmel” yapmak üzerine kurulu. Çocukluktan itibaren böyle, notla ölçülüyorsun mesela. 1 ile 100 arasında bir yerlerde olman gerektiğini öğrenerek başlıyorsun hayata. Hata yaptıkça ayıplanıyor, eleştiriliyor, “doğru” olanı yaptıkça alkışlanıyorsun.

Herkesçe kabul edilmiş, doğru olduğuna inanılan, “olması gereken” hayatları yaşıyor birileri. Ama “olması gereken” dedikleri, sana sadece içinde olduğun büyük ya da küçük topluluğun sunduğu kadarını veriyor. Sen kendi ortamının “mükemmellik” çerçevesi kadar yaşıyorsun hayatını ve sonra zamanın geldiğinde gidiyorsun. Kimin için, ne için yaşadın, sen aslında kimdin, ne istedin hiçbirinin cevabını bulmadan…

Hayat aslında onu fark edip, sonuna kadar yaşaman için bir sürü seçenek sunuyor, zorluklar yaşatıyor, “gör beni” diyor. Aile problemleri, yanlış ilişkiler, hayattan soğutan iş deneyimleri, çocukluk travmaları şeklinde yaşıyorsun. Yaralar alıyorsun. Ama aldığın yaraları aynı hızla gizlemeyi öğreniyorsun. Tedavi etmeden önce, görünmemesi için uğraşıyorsun. “Olması gerektiği gibi” yaşamaya çalıştığın hayatında, en çok pürüzler olmasın diye yoruyorsun kendini, aslında pürüzlerin hayatını ne kadar anlamlandırdığını hatta güzelleştirdiğini fark etmeden.

İki cam sunuyor hayat sana; biri tertemiz, pırıl pırıl parlıyor, “mükemmel”; diğeri çatlak, belki tozlu, belki çamurlu. İkisine de güneş vuruyor. Hangisi daha güzel? Çatlakların ardından sızan güneş huzmeleri mi, yoksa parlaklığı ile gözünü alan o mükemmel cam mı?

Tıpkı o kirlenen, eskiyen ve çatlayan cam gibi, yaşadığın her deneyim sende yeni bir katman yaratıyor. Yaşadığın zorlu bir dönemin ardında aynada fark ettiğin o beyaz saç telleri gibi, attığın en içten kahkahaların hediyesi olan göz kenarındaki, dudak yanındaki çizgilerin gibi, hayat yaşadığın her yeni deneyimle bir çentik daha atıyor ruhuna. Camına çamur sıçratıyor, taş atıyor, çatlatıyor, bazen kırıyor bile. Evet, kolay olmuyor belki. O anda çok canını yakıyor ama yaşadığını da hissettiriyor.

Bir yandan da mükemmelleştirmeye çalıştığın her şey seni biraz daha hantallaştırıyor. Bazen bir şeyi sadece mükemmel yapamayacağını düşündüğün için yapmıyorsun; denemiyorsun bile. Sonra adımların bağlanıyor. Önce adım atamamakla başlıyorsun, sonra bakıyorsun sen birilerinin mükemmel addettiği hayatı yaşamaya çalışırken, zamanın dolmuş.

Hayat bana iki seçenek sunsaydı, bir sürü hata yapacağım, canımın yanacağı, camımın çatlayıp kırılacağı ama sonunda kendime ve hayata dair bir sürü şey öğreneceğim, deneyimleyeceğim bir hayat ya da her şeyiyle mükemmel bir hayat; sıfır hata, sıfır pişmanlık ve sıfır deneyim… Tüm zorluklarına rağmen tercihimi mükemmel olmayandan yana kullanırdım. Çünkü hayat, mükemmelliğe adanacak kadar boş değil. Ve seni bugüne taşıyan hatalardı belki de hayatın en güzel armağanı.

merve yavas

merve yavas

  • Twitter
  • Facebook
  • LinkedIn

Yorum Bırabilirsiniz